Anne Olmak

Gri

İstanbul’a geldim, doğduğum, büyüdüğüm, hücrelerime kadar işleyen, yokluğunun canımı acıttığı şehre. Özüme döndüm. Döndüm fakat göremedim, hissedemedim. İki sene de ne çok şey değişmiş.

Değişim hem iyi hem kötü. Değişmemek var olanı koruyabilmek anlamında daha iyi geliyor bana.

Dev binalar gördüm bol bol. Başları bulutlara değecek gibi duran. Giderek sayıları artıyor. Gerçekten gerekli mi bu tarz yapılar, boyuna değil de enine olsa 🙂

Yedi tepe artık beton manzaralı bir resim gibi. Gri ve tonları.  Peki, grileşmek büyük şehirlerin kaderi midir gerçekten?

Ya yeşil ve mavi. Talan olmuş her yer. Yol boyu duvarlar da peyzaj çalışmaları. Ağaçlar egzozdan nasipli, hapsedilmiş gibi.

Ben mimar, mühendis değilim. Şehir planlaması ile ilgili bir eğitim almadım. Gördüklerimi ve hissettiklerimi aktarıyorum. Kanıyorum, yüreğime iğneler batıyor, nefesim kesiliyor.

Dev binaların reklamlarına bakıyorum; tüm hayati konforlar elinizin altında diyorlar. Arka fonda yemyeşil orman, önünde masmavi deniz. Gülüyorum, oturduğum semttekiler ne orman ne deniz manzaralı bizim binaya bakıyor. Muhtemelen hepsi öyle değildir tabii.

Ben o evin bilmem kaçıncı katında oturacağım, adaları göreceğim, boğazı da. Tamam diyelim. O manzara ellinci kattan huzur mu verecek, iyot kokusu mu alacağım? Camı nasıl açacağız sahi? Peki, püfür püfür esen rüzgâr!  Pardon ben de soruyorum. Akıllı ev ya bunlar, konforlu, her şey elinin altında. Bariz tembel işi bana göre. Hapis gibi, dışarı çıkmayı, çaba sarf etmeyi bırakıyor insan bir süre sonra.

Trafikte yeterince perişan oluyor insanlar bırak didikleme orada bari rahat etsinler. İlahi Gülçin.

Bir de doldurulan sahiller var. Park alanları sahillere taşınıyor.  Ama aslında orası deniz. Neden şehir büyüyor, nüfus artıyor. Yollar, evler yetmiyor. Yeşil alanlar ölüyor ve sahiller dolduruluyor. Çünkü insanlar nefes almalı, huzur bulmalı, sosyalleşmeli, çocuklar oyun oynamalı, hoplamalı, zıplamalı. O elli katlı bina oksijen deposu, kuş cıvıltısı, çocuk sesi değil çünkü. Yakında kız kulesine yürüyebiliriz demedi demeyin.

Arz talep dengesi değil bu. O evlerin ödeme planları hangi orta gelirli bir ailenin bütçesinde olabilir ki! Ölene kadar öde mi nedir yani? Bir şehir de bir ailenin huzurlu ve sağlıklı yaşamına katkı meselesi olmalıdır bir inşaat projesi. Şehrin dinamiklerini korumak, doğal ve çevreci yaşam alanları inşa etmek ve ya var olanı yenilemek ve uyumlu hale getirmek bana daha mantıklı ve iç açıcı geliyor.

Çocukluğuma dönüyorum, müstakil evlerin rahat edelim, iki dairede bana gelir kaynağı, sıcak su, hava gazı, soba yok dam akmaz, uğraşmayız diyerek başlayan ilk başta beş altı katlı ıkış pıkış evlerin inşasına başlandığı, gölgesinde oturduğumuz, oyunlar oynadığımız o ulu ağaçların talan edilmeye başlandığı dönemler. Eskiden anahtarların dış kapıda asılı bırakılıp pazara gidildiği zamanlardan çelik kapıların ardında kendimizi güvende hissettiğimiz zamanlara geldik. Üst üste istiflenmiş apartman katları, kimsenin birbirinden haberi olmadığı, komşu kelimesinin son demlerini yaşadığı dev binalar. Ne kadar yüksek o kadar havalı.

Niye koruyamıyoruz özümüzü, eski evlerimiz, ağaçlarımızı, bahçelerimizi. Başka yolu yok muydu, olamaz mıydı?

Ben çocukluğumda ki şehre geliyorum her zaman. Elimde sihirli bir değnek olsa da İstanbul’a o büyüsünü, ihtişamını, ormanlarını, huzurunu, güvenirliğini geri verebilsem

Korkuyorum inanın! Bunun bir de deprem gerçeği var. Şimdi bu evler dokuz on şiddetinde depreme dayanıklı, raylı sistem falan filan ya.  İlk oturduğum ev içinde bunu söylemişlerdi. Yıl 2004. Onlara göre sevinmeliydim yani, ben paçayı kurtardım ya gerisi. Ne kadar yalanız, ne kar acı!

Nasıl bir sistemi, prosedürü var bu işlerin bilmiyorum. Ama yurt dışında izlediğim birçok mimarın imzası olan çevreye duyarlı atıkların bile değerlendirildiği doğal evler var. Neden bizim şehircilik anlayışımızda yok? Belki de var ama genele yaymaktan bahsediyorum, herkesin ulaşabileceği kadar kolay olmalı yani belli bir zümrenin mıntıkasında değil.

Bunu tetikleyen en büyük faktör; göç. Şehir yaşantısının sözüm ona konforuna duyulan özlem. Daha rahat sanılan yaşam biçiminde ekmek aslanın ağzında değil midesinde maalesef. Bu da başka bir muamma.

Başak şehirlerde de aynı kader. Eski ve yeni diye şehrin içinde şehir yaratılıyor. Bu da iyi mi bilemiyorum.

Bir anne olarak dileğim, insanların yaşadığı yere sahip çıkması, dokusunu korumaya özen göstermesidir. Buna yönelik isteklerde bulunulursa belki yapılanmalarda bu yönde olur

Sadece bizden sonrasına, gözümüzün nurlarına daha iyi bir dünya bırakabilmek adına.

Yorumlar için tıklayın

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çıkışta Olanlar

Yukarı