Konuk Yazar

Her Şeyin Bir Bedeli Vardır

herşeyin bedeli var-1

herşeyin bedeli var

 

Her şeyin bir bedeli vardır. Seçimlerinin de. İlk gençliğimizden beri hayalini kurmuştuk bir gün İstanbul’dan kaçıp gitmenin. Hep düşünmüşümdür, İstanbul’umu, doğduğum, büyüdüğüm, içinde varoluşun ilk bunalımlarını öğrendiğim şehri gerçekten terk edebilip edemeyeceğimi. Bir kafede bile hep aynı masaya oturma takıntısı olan, alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemeyen, hiç gidip gelmediği komşusunu bile görmezse huzursuzlanan ben, nasıl terk edecektim acaba sevdiğim onca şeyi.  Ailemi, dostlarımı, onlarla kurulan hayatları ve paylaşımları. İnsan her yerde ekmeğini sevdiği bir fırın bulabilir, ama dostlarla yaşananlar bir somun ekmek gibi mi? Kimle olursa olsun vakit geçer, denir mi?

Aslında uzun zamandır anlaşılma korkusu çektiklerim daralttığım çemberin içinde olamıyorlardı maalesef. Olduramıyordum. Bir sevgiyi veya bir alışkanlığı kaybetmeyi göze aldım, öğreneceğim her şeye açık olmak adına. Açıklık bazen ayırır ya insanları, doğruları duymayı kaldıramadıklarında. Ben ayrılmaya bile razı oldum doğrular için. Ha, varsın olduğu gibi kalsın, nasıl geldiyse öyle gitsin diyenlere de tamam. Ama ben yapamazsam kusuruma bakmayın diyorum. Oluyor mu, olmuyor. Kusura hep bakılıyor. Suçluluk duygusunun tohumları arsızdır. Hızla çoğalır. Bunu üstümden atmanın başka bir yolunu bulamadığım için özür diliyorum. Kırmadığım bir vazo için bazen. Yapım öyle, ya ben kırmışsam, diyorum. Bunu bir dosta söyledim de, kendini bil dedi. Doğru ya, kendini bilmezsen patlatırlar enseni!

Evli, çocuklu, ocağında kuru fasulyeli, turşu kuran bir ben, uzun zamanın yalnızlığından, bir başınalığından sonra yetişemedi kaderin hızına. Solumdaki bu adam kocam, önümüzde giden şu velet de oğlumuz. Can yeğenler büyüdü, okullu oldu, mürekkeple tanıştı da onları bile yakalayamadım, uzaklık yüzünden. Bir okyanustan çıkarılıp küçük bir leğene konmuş balıklar kadar alığım şu küçük kasabada. Turistlerimiz çekilip de, bizim turist değil yerlisi olduğumuz düzen kurulunca şaşakaldık dünyaların darlığına, küçüklüğüne. Çoğunda bir İstanbul özlemi- özentisi varken sen kaçıp gelmişsin diye uzaylı olabiliyorsun ortamına göre. Ulan ben ne yaptım, demeyene inanmam. Gitmek, hele benim gibi kırık anahtarlığından bile ayrılamayan biri için zor bir deneyimdi. Uzakta olmakla bile kendimi suçladım sevdiklerim  açısından. Öyle olması gerekirdi  kendimi bildiğim kadarıyla. Ama ya siz  suçladığım ve suçlandığım her şeyi gerçek sansaydınız. Şimdi bakın birilerinizi daha iyi anlar oldum. Demek kendimi görmeme gerek varmış bunda da. Yaşlandıkça Sokrates’in daha erdemli bir öğretmen olduğuna inanç geliştirdiğimi fark ettim. Hayat yüzleşip de gördüğümüz alçaklıklarımızla büyütüyor bizi. (Kendi kendisini aşağılayan kişi, yine de aşağılayan biri olarak kendi kendisine saygı duyuyor demektir.)*

İyi tarafından bakınca, daha önce hiç etrafı dağlarla kaplı sarı kahve bir tonda yürümemiştim işe gitmek için. İstiklal Marşı okunurken göndere çekilen bayrağın yanında  palmiyelerin parmak uçları dans ediyordu neyse ki. Yoksa ben düşüncelerden patlardım.

Bir dostumun yıllar önce bir yılbaşında hediye ettiği küçük not defterini bitiremediğime hayret ederek not tutmak üzere açtım kapağını. Zamanı geldi gene çıkıverdim inimden de az sosyalleştim hiç tanıdık olmadıklarımla. Amannn. Neler varmış. Karakter dükkanı. Ben biraz gerçek olayım, ne yapıyorsam hakkıyla yapayım- ilk heyecanıyla sansürlüyorum kendimi. Ama bir sıkıntı için aradığım çağrı merkezindeki kızı paçavraya çevirmeye çalışıyorum en çirkef haliyle. (bakın haliyle dedim halimle diyemedim çünkü kimsenin yüzüne istediğim raddede çirkefleşemem kendimdeyken.) Veya genç bir adamı zekamla dövmeye çalışıyorum. Bana fırsat verilmişken haklıyım bağırmaları eşliğinde tatmin ediyorum kendimi. İçimdeki diğer ses devreye girip kişisel algılamayın deyip kayboluveriyor. Ama yumruğumu o kadar sıkmışım ki çözmeye kalksam dağılır giderim.

Deftere birine söylemek istediklerimi yazmışım. Kısa kısa notlar. İçleri doldurulmalı. Ama az önce hayatımda olmak istemediğim bir dilde ve kibirde azarlamışım birini telefonda, içimden birine bir şey anlatmak gelmiyor. Tamam hepsi benim. Kendime kabulüm. Ama ben bende bunca gelip giderken, sende seni göremedim diyene ne desem? Uzaklık böyle birşey. Bir de mesafe arttıkça denecek şeyler de azalıyor.

Öğretmencilik oynamaya geri döndüm. Farklı farklı dersler yapmaya, yenilikler için hazırlanmaya çalışıyorum. Ne kadar gider bu enerji ve heves bilemiyorum. Ama sanki elime bir şans daha verilseydi şöyle şöyle yapardım dememek için  hep bir şansı yaşıyormuşum gibi özenli olmaya çalışıyorum. Öyle çok kötü haber aldım ki üst üste sonucunda biraz daha katılaşmaya çalışıp bazen gayet de başarılı oldum. Anlatamadım galiba dendiğinde, anlatama be kardeşim, anlatmaya çalıştık da ne oldu, sen benim ne anladığıma bak, diyesim geliyor. Belki de gerçekten anlayışım kıttır. Hiçbir zaman zeki olduğumu iddia etmedim. Zekam genelde endişeli, az buçuk da heyecanlı bir tipin, bir biçimde bir yol tutturmaya çalışması kadar bana yetiyor. Ama şu zekayı kötüye kullananlara ne diyeyim. Korkuyorum. Hem de çok. Zeka ile gelecek kötülüklerden. Kem dedikleri bu olsa gerek. Ve Sartre’ın cehennem başkalarıdır, demesi de yeniden anlam buluyor. Neden kendini bu denli yalnızlaştırmak ister insan. Daha özel, daha haklı, daha sakin daha bişey bişey olmak için mi?  (Denizde susuzluk çekerek ölmek korkunç bir şeydir. Gerçeğimizi böyle tuzlamamız şart mı artık, susuzluğumuzu gidermesin diye.)** Alıntılar Nietzsche– İyinin ve Kötünün Ötesinde

Uzaktan Yakınım Anne

Fotoğraf: http://www.freefever.com alıntıdır.

 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çıkışta Olanlar

To Top